''RASTLANTISALLIĞIN STRATEJİK YÖNETİMİ'' (Serendipity Management)
- Servet Topaloglu

- 2 gün önce
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 38 dakika önce
Serendipite kavramı; hedeflenmiş bir arayışın konusu olmayan, ancak meydana gelmiş olayların geri planına bakarak anlamlı bir unsuru ‘’tesadüfen keşfetmeyi’’ ifade eder. Öngörülemeyenin şaşırtıcı bir biçimde anlam kazandığı ve tesadüfün zihinsel süreçlerle eklemlenerek bir 'akıl ortağına' dönüştüğü bir andır. Başımıza gelen iyi bir şey değil (örneğin piyango çıkması), başımıza iyi şeylerin gelme ihtimalini artırma sanatıdır.
Son yıllarda katıldığım bazı toplantılarda, özellikle güngörmüş aydın ve eğitimli genç kesimlerin ''yönelim belirsizliği'' yaşadığını hissediyorum. Kapasitelerini yeterince kullanmakta zorluk çektiklerini ima ediyorlar ve şu tespit ve sorularla bir yön belirlemeye çalışıyorlar:
‘’Eğitilmiş aklın ve ahlaki derinliğin’’ pazarı (değeri, toplumda karşılığı) artık kalmadı. Çevremizde kim en fazla arsızlaşıp, ikiyüzlülük yaparsa, biraz da şansı yaver giderse, eğitilmiş bir akla ve etik değerlere sahip olmamasına rağmen muazzam bir güç kazanıyor ve kazandığı güçle etrafında bulunan herkesin kayıtsız-şartsız kendi arkasına dizilmesini istiyor. İyi bir yaşam standartı sağlamak için eskiden liyakat esastı. Onun yerini şimdi kayırmacılık, nepotizim, kronizm, partizanlık ve ehliyetsizlik (yani söylenen yanlışsa da onu yapma) aldı. Liyakate yatırım yapanlar gittikçe artan bir oranda köşelerine çekilip, dar bir alanda yaşamlarını sürdürmeye başladılar. Eğitilmiş akla sahip, ahlaki derinliği yüksek liyakatli insanlara, özellikle de hala bu doğrultuda yatırım yapan genç kuşak şimdi ne yapmalı? Bu doğrultuda bugüne kadar esas aldıkları öğretiler yanlış mıydı? ''
Öncelikle şunu belirteyim: Bir kişinin eğitilmiş akla ve ahlaki derinliğe sahip olması ve seçmiş olduğu bir alanda uzmanlaşması (liyakat) çok değerlidir ve uzun vadede her zaman kazanır. Bu özelliklere sahip bireyler kısa, belki orta vadeli hayal kırıklıkları yaşayabilir, fakat bunlar geçicidir. Sahip olunan bu çapaları (değerleri) değiştirmemek gerekir. İçinde bulunduğumuz bugünkü şartlar, eğitilmiş aklı ve ahlaki derinliğe prim vermiyor, hatta cezalandırıyor olabilir. Bu doğrultuda elimizde son derece fazla veri olduğu doğrudur. Fakat kimsenin şüphesi olmasın ki, liyakatin yeniden "ana akım" olması için tarihin akışı içinde her zaman bir şok dalgası yaşanmıştır, gene yaşanacaktır (iktidar değişiklikleri, finansal krizler, kitlesel iflaslar, hatta bölgesel ve dünya savaşları). Bu şoklar arsızlaşmanın ve yüzeyselleşmenin bir sonucudur ve hiç istenmeyen durumlardır. Bu şoklar gerçekleşene kadar, eğitilmiş akla sahip, ahlaki derinliği yüksek liyakatli bireylerin ''serendipite öğretisini'' ön plana çıkararak mücadelelerini sürdürmeleri tavsiye edilir. Biraz yorucu bir yaşam tarzıdır, ancak akılcıdır.
Kavramın kökeni, şair Emir Hüsrev (1253–1325) tarafından kaleme alınan 'Serendip’in Üç Prensi' adlı Pers masalına dayanmaktadır. Hikaye, Serendip (bugünkü Sri Lanka) kralının üç oğlunu eğitmesiyle başlar. Kral, oğullarının sadece teorik bilgilerle değil, hayatın pratiğiyle de pişmesini istediği için onları tebdili-kıyafetle dünyayı tanımaya gönderir. Yolculukları sırasında prensler, yolda rastladıkları bir deveciye, hiç görmedikleri bir deve hakkında inanılmaz detaylar verirler:
Devenin bir gözünün kör olduğunu,
Bir dişinin eksik olduğunu,
Bir ayağının aksadığını,
Bir yanında bal, diğer yanında yağ taşıdığını,
Üzerinde hamile bir kadın olduğunu söylerler.
Deveci, devesinin çalındığını düşünerek onları hırsızlıkla suçlar ve krala şikâyet eder. Kral huzuruna çıkan prensler, deveyi hiç görmediklerini, hırsız olmadıklarını, sadece izleri takip ederek (tümevarım yöntemiyle) bu sonuçlara ulaştıklarını kanıtlarlar:
Yolun sadece bir tarafındaki otlar yendiği için devenin bir gözü kördür.
Yerdeki ısırılmış ot yığınları arasında boşluk olduğu için bir dişi eksiktir.
Yerdeki ayak izlerinden biri daha silik olduğu için ayağı aksamaktadır.
Yolun bir tarafında karıncalar (bal için), diğer tarafında sinekler (yağ için) toplandığı için yükü bellidir.
Devenin çöktüğü yerdeki el izlerinden ve idrarın kimyasal analizinden üzerinde bir kadın olduğu sonucuna varmışlardır.
Sonuçta prensler, keskin zekaları ve gözlem yetenekleri sayesinde serbest bırakılır ve ödüllendirilirler. Zira kendileri ne hırsızlık yapmıştır ne de içeriği olmayan tespitlerini gündeme getirmişlerdir.
Masal, sadece bir çocuk hikayesi değil, felsefi ve bilimsel bir yöntemin metaforudur:
Aktif Gözlem: Prensler bu bilgilere çevrelerine karşı duydukları aşırı dikkat ve merak duygusu sonucu ulaşmışlardır.
Bağlantısallık: Birbiriyle ilgisiz görünen küçük verileri (bir sinek, bir ot parçası, bir ayak izi) birleştirerek anlamlı bir bütün oluşturmuşlardır.
Bilinçli Hazırlık: Prensler yola "deveyi bulmak" için çıkmamışlardır; ancak aldıkları eğitim onları her türlü detayı fark edebilecek bir bilişsel düzeye getirmiştir.
Masalın ana öğretisi şudur: Zihin yeterince hazırlıklıysa, rastlantılar birer felaket veya kaos kaynağı değil, yeni bilgilerin ve başarıların anahtarına dönüşür.
Günümüz iş ve siyaset dünyası doğrusal (linear) hareket eden bir yer değil; aksine karmaşık, belirsiz ve sürekli değişken bir yapıya sahiptir. Bu bağlamda serendipite, sadece bir "şans" faktörü değil, bir yönetim stratejisi ve yetkinliktir. Geleneksel yönetim, her şeyi planlamaya ve riskleri sıfırlamaya çalışır. Oysa serendipite odaklı bir lider, "planlanamaz olanın gerçekleşmesi için alan açan" kişidir. Sıkı hiyerarşiler ve aşırı optimize edilmiş süreç ve zaman çizelgeleri serendipiteyi öldürür. Serendipite, verimlilik ile kaos arasındaki dengedir. Örneğin Google’ın bir dönem uyguladığı "%20 kuralı" (çalışanların vakitlerinin bir kısmını ana işleri dışındaki projelere ayırması) bu çerçevede değerlendirilebilir.
İnovasyonun yakıtı bağlantı kurma yeteneğidir. Masaldaki prenslerin yaptığı gibi, günümüzün başarılı girişimcileri de birbiriyle ilgisiz görünen noktaları birleştirerek başarılı olmuşlardır. Modern iş dünyasında "devenin izini sürmek", büyük veriyi (Big Data) iyi okumaktır. Herkesin baktığı rakamlarda kimsenin görmediği bir tüketici eğilimini fark etmek, günümüzün prensliğidir. Sadece kendi sektörünü bilen bir yönetici serendipite yaşayamaz. Bir yazılımcının biyolojiyle, bir pazarlamacının antropolojiyle ilgilenmesi; o meşhur "Aha!" anını, yani ''yaratıcı rastlantıyı'' tetikleyen en güçlü unsurdur.
Serendipite, ''şans yüzey alanını'' genişletmektir. Bu yüzey alanını büyütmek için ofis tasarımlarında, farklı departmanlardaki insanların (örneğin muhasebe ile tasarım ekibi) "tesadüfen" karşılaşabileceği ortak alanlar yaratılır(kahve makineleri, fikir alışverişi yapılacak geniş ve konforlu alanlar). Amaç, planlanmamış bir diyalogdan bir inovasyon doğmasıdır. Çalışmalar kapalı kapılar ardında değil, ekosistemdeki tüm ağların (paydaşlar) kavşak noktalarında yapılır.
Eğer bu masalı bugünün bir beyaz yakalısına veya girişimcisine uyarlarsak, şu prensipler çıkar:
Daima Gözlemle: Sadece sana verilen göreve değil, pazarın "ayak izlerine" bak.
Anomalileri Fark Et: Her şey beklendiği gibi gidiyorsa orada yeni bir şey yoktur. Eğer bir müşteri ürününüzü veya hizmetinizi hiç düşünmediğiniz bir amaçla kullanıyorsa, bu sizin "kayıp devenizdir."
Hızlı Hipotez Kur: Verileri topladığında prensler gibi bir hikaye oluştur ve bunu test et.
Bilişsel Çeviklik: Karşına çıkan beklenmedik durum seni hapse de attırabilir (kriz), ama doğru anlatırsan seni vezir de yapabilir.
Hikayedeki prenslerin başarısı gökten inme bir talih değil; yıllarca süren disiplinli bir eğitimin, keskin bir zihnin ve dürüstlüğün meyvesidir. Serendipite, liyakat ve dikkatin tesadüfle ödüllendirilmesidir. Prensler deveyi "bulmak" istemediler, ama deveyi "anlayıp, tanımlayacak" kapasitedeydiler.
İş ve siyaset dünyasında bu kavram bazen yanlış bir şekilde "şansın peşinden koşmak" olarak pazarlanıyor. Oysa masaldaki gerçek ders; verinin herkesin önünde durduğu, ancak sadece "eğitilmiş bir aklın" bu veriden anlam çıkarabildiğidir. Eğer prensler o eğitimi almamış olsalardı, yerdeki izler onlar için sadece "toz ve çamur" olarak kalacaktı. Eğitim ve hazırlık aşamasını atlayıp sadece "karşılaşma" anına odaklanmak, kavramın içini boşaltan bir hatadır.
Kâr odaklı bir "fırsatçılık" da serendipite ile karıştırılmamalıdır. Serendipite, bir değer yaratma niyetinin beklenmedik bir şekilde karşılık bulmasıdır. Niyetiniz (ahlak) temiz değilse, karşılaştığınız tesadüf sizi bir keşfe değil, bir etik krize götürür. Günümüzde serendipite genellikle "kurnazlık" ile karıştırılmaktadır. Bir açığı yakalayıp oradan kâr elde etmek serendipite değildir; o sadece fırsatçılıktır. Gerçek serendipite, dürüst bir arayışın (bilgi ve ahlakın birleşimi) sonucunda evrenin size sunduğu bir "hediyedir". Ahlakın olmadığı yerde bilgi, sadece manipülasyon aracıdır.
Prensler o yola çıkarken deveyi bulup ödül almayı hedeflemediler. Onlar sadece "iyi gözlemci" ve "iyi insan" olmaya odaklandılar. İnsanlık tarihindeki en büyük kırılmalar "nasıl köşe dönerim" diyenlerden değil, işini büyük bir titizlikle ve merakla (yani eğitimli bir akılla) yapanların karşısına çıkmıştır.
Günümüzdeki iş dünyası serendipiteyi bir piyango bileti gibi görüyor; "doğru zamanda doğru yerde olursam kazanırım" anlayışı… Liyakati (bilgi ve ahlakı) bir kenara bırakıp sadece "o anın" büyüsüne odaklanmak doğru değildir.
Benzeri şekilde ‘’ahlaki derinlik’’ konusu da kritik bir meseledir. Doğası gereği hiç kimse ahlaki konularda pürüzsüz değildir. Yaşamımız boyunca hepimiz bir şekilde komşunun bahçesinden izinsiz bir elma koparmışızdır. Kritik olan konu doğru olmayan bu tutum ve davranışın süreklilik ve çeşitlilik gösterip göstermediği, DNA’yı bozup bozmadığıdır. Ahlaktan yoksun bir akıl, sadece "kurnazlık" üretir. Kurnazlık ise serendipite yaşayamaz, çünkü kurnazlık sadece kendi dar çıkarına odaklandığı için çevresindeki o "geniş anlam evrenini" fark edemez. Serendipite, ancak dünyaya saf bir merak ve dürüst bir niyetle bakanlara kapılarını açar.
Hikâyenin en sarsıcı tarafı, prenslerin suçlandıkları anda bile sakinliklerini koruyup akıl yürütmeye devam etmeleridir (‘’yerli yerine oturmuş bir karakter’’).
Günümüzün pragmatik ve dijital dünyasında liyakatsizliğin maliyeti (şimdilik) sistemin yarattığı devasa bolluk ve teknolojik konfor tarafından sübvanse ediliyor. Yani, bir hata yapıldığında veya ahlak dışı bir kurnazlık yapıldığında, sistemin yedekleri o kadar fazla ki, tökezleme hemen hissedilmiyor. Bu da liyakati bir "tercih" değil, bir "yük" gibi gösteriyor. Savaşlar, büyük krizler ve iktidar değişikleri illüzyonları yok eder. Toplum kolektif olarak tökezlediğinde (ki tarihin çevrimsel doğası bunu kaçınılmaz kılar), kitlelerin sığınacağı liman yine o "eski masallardaki" değerler olacaktır. Çünkü o değerler (eğitilmiş akıl, ahlaki derinlik, liyakat), birer romantik tercih değil, zor zamanlarda hayatta kalabilmenin biyolojik ve sosyal tek formülüdür.
Bu gerçekleşene kadar, serendipiteyi (yani gerçek liyakatin ödülünü) bir "bireysel direniş" biçimi olarak görebiliriz. Herkesin "şans" dediği yerde sizin "verileri incelemeniz", herkesin "fırsatçılık" yaptığı yerde sizin "ahlakı" seçmeniz belki toplumu hemen düzeltmez ama o büyük felaket geldiğinde, gemiyi limana yanaştıracak olan tek şey sizin o masallardan devşirdiğiniz "prensliğiniz" olacaktır.
Eğitilmiş akıl, ahlaki derinlik ve liyakat kazanılması zor, kazanılması halinde ''taşıma bedeli'' ne kadar yüksek olursa olsun terk edilmemesi gereken değerlerdir. Bu değerlere sahipseniz, bugünün şartlarında belki zengin olamayacaksınız, ancak kaliteli ve mutlu yaşamak için yeterince fırsat bulacağınıza emin olabilirsiniz, arada sırada bunları sizden almak isteyen insanlar tarafından taciz edilseniz dahi...
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir; bir toplumun refah seviyesi, o toplumun eğitilmiş akla ve ahlaki derinliğe sahip, liyakatli kişilere gösterdiği saygı ve verdiği değerle doğru orantılıdır.






Yorumlar