POPÜLİZMİN SAHNE ARKASI
- Servet Topaloglu

- 24 Haz
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 26 Haz
Bir toplumun toplumsal refahı, nüfusun niceliğinden ziyade beşeri sermayesinin niteliğine bağlıdır. Beşeri sermayenin niteliği ise eğitimli, liyakatli ve etik değerleri özümsemiş bireylerinin toplum içindeki varlığı, etkililiği ve toplumsal duyarlılığı ile ölçülür.
Demokrasilerde yurttaşlar ülke yönetiminde kendilerini temsil etmeleri, toplum düzenini sağlamaları ve yerleşik devlet aklını koruyarak geliştirmeleri için siyasetçileri vekil tayin ederler. Fakat yurttaşlar bu noktada yapısal bir sorunla karşılaşırlar; siyaset yapmak isteyen vekil adaylarına ''gerekli eğitimi almıştır, donanımı sağlamıştır ve artık siyaset yapabilir'' diploması veren genel kabul görmüş ve itibarlı organizasyonlar mevcut olmadığından, siyasetçilerin ''ülke ideallerini'' gerçekleştirmek için mi, yoksa ''profesyonel bir geçim kaynağı'' sağlamak amacıyla mı bu göreve talip olduklarını tam kestiremezler. Vermiş oldukları vekaletlerini uzunca bir süre de geri çekme olanakları yoktur. Yani bir cerrahtan diploma, bir pilottan lisans isteyen yurttaşlar (toplumlar); toplumsal düzenlerini teslim ettikleri, hatta kendi bireysel hak ve hürriyetlerini kısıtlama potansiyeli olan siyasetçilerden nitelikli herhangi bir belge istemezler. Bu bir demokrasi paradoksudur ve demokrasi rejimini benimsemiş her toplumda yaşanan bir gerçekliktir.
Meydanı boş bulup, siyaseti bir idealden ziyade ''profesyonel bir geçim kaynağı'' olarak gören popülist siyasetçilerde, demokrasinin bu nimetinden faydalanmak için, siyaseti ülke menfaatleri için yapan az sayıdaki politikacıların arasına karışarak meydanları tıklım tıklıma doldururlar.
Siyaseti profesyonel bir geçim kaynağı sağlamak için yapan siyasetçilerin sıklıkla başvurdukları yöntem, oy almaları mümkün olmayan, toplumun iyi yetişmiş, kişiliği yerli yerine oturmuş bireylerini sıradanlaştırmak, değersizleştirmek ve hatta dışlamaktır. Sağ olsunlar, bunu yaparken de söz konusu kitleye "seçkinci", "milletin değerlerinden kopuk", "monşer", "beyaz Türk", "diplomalı cahil" ya da küçümseyici bir tonda kullanılan "okumuşlar" tabirlerini uygun bulurlar. Bu söylemler toplumda çoğu zaman karşılık bulur. Bunun nedeni, popülizmin kitle psikolojisini manipüle etme gücüdür. Bu yaklaşımın toplumda kalıcı karşılık bulması, bir ulusun aslında bindiği dalı kesmesidir. Zira; eğitimli ve nitelikli kitlelerin tasfiyesi, söz konusu siyasetçilere kısa vadede sadık ve sorgulamayan bir taban sağlasa da, uzun vadede devlet aklını ve kamu mekanizmasının entelektüel sermayesini eriterek kurumsal çöküşü beraberinde getirir.
Bu tehlikeli gidişatı gündemin önemli bir maddesi haline getirmek ve toplumda güçlü bir farkındalık yaratmak için neler yapılabilir?
Topluma, nitelikli insan kaynağının dışlanmasının faturasını, doğrudan kendi günlük hayatları üzerinden göstermek gerekir. Refahı üretenlerin, küçümsenen nitelikli azınlık olduğu gerçeği, rasyonel bir dille topluma anlatılmalıdır (mühendisler, doktorlar, sanatçılar, liyakatli iş insanları ve bürokratlar, bilim insanları).
Tarih ve modern dünya, niteliği dışlayan toplumların nasıl çöktüğünün laboratuvarıdır. Coğrafi konumu, doğal kaynakları ve tarihsel kahramanlıkları çok zengin, fakat beşeri sermayesi zayıfladığı için ortadan kalkmış (örneğin Emeviler, Geç Dönem Roma İmparatorluğu) veya günümüzde hegemon devletlerin kurallarıyla yaşamak zorunda olan pek çok ülke vardır (örneğin Ortadoğu, Orta ve Güney Amerika). Buna karşılık, hiçbir doğal kaynağı olmayıp sadece nitelikli insan gücüyle refah içinde yaşayan ülkelerde azımsanmayacak kadar fazladır (örneğin Singapur, Güney Kore, kuzey Avrupa ülkeleri). Söz konusu bilgi, bulgu ve günümüz gerçekleri basit cümlelerle halka anlatılmalıdır. Coğrafi konum, tarihteki kahramanlıklar ya da nüfus tek başına refah getirseydi, en kalabalık veya toprakları en geniş tüm ülkeler dünyanın en müreffeh ülkeleri olurdu.
Toplumda bir diğer farkındalık yaratma alanı, siyaseti geçim kaynağı olarak gören popülist politikacıların kendi yaşam refleksleriyle ilgilidir. Özel şirketlerde, kamu sektöründe ve girişimcilik ekosisteminde beden ve zihin gücüyle başarılı olamayacağını anlayıp, geçimini siyasetten sağlamak hedefiyle kürsülere çıkan politikacılar, liyakatli ve eğitimli insanları halka birer "yabancı unsur" veya "tepeden bakan seçkin sınıf" olarak tanıtırken; aslında hedef gösterdiği o sınıfın yaşam standardına, konforuna ve kültürel gücüne gizli bir hayranlık beslemektedir. Halkın karşısında "Sizden biriyim" derken, zihninin arka planında o nefret ettirdiği "seçkinler kulübüne" üye olmaya ve oralarda öne çıkmaya çalışmak vardır. Bu siyasetçiler halkın çocuklarına sorgulamamayı ve biat etmeyi bir erdem gibi sunarken; kendi çocukları için yüksek standartlarda eğitim veren kolejlerin, yurt dışı yüksek lisans programlarının ve küresel networklerin kapısını zorlarlar. Yani halkın çocuğuna hamaset yaparken, kendi çocuğuna muasır medeniyet arayışı içine girerler (''Sahnede "Halkçılık Tiyatrosu", Kuliste "Sınıf Atlama" İştahı).
Bu gerçekler topluma anlatılırken hassas bir dil kullanmak gerekir. Söylemler, tepeden bakan bir tonda değil, "Bu ülkenin gerçek bekası ve zenginliği liyakattir" esasını ilke edinerek formüle edilmelidir.
Toplumda farkındalık yaratmanın en etkili yolu, popülist ezberleri bozan rasyonel sorulardır:
-Eğer eğitilmiş akla sahip, liyakatli bu insanlar milletin değerlerine yabancı ise, neden çocuklarınızı onların kurduğu akademilerde, onların metodolojisiyle eğitiyorsunuz?
-Neden kendi yaşam alanlarınızı o küçümsediğiniz, aklını eğitmiş, liyakatli insanların estetik, mimari ve konfor anlayışıyla ve altyapısıyla donatıyorsunuz?"
Bu tezatları ortaya koyarken popülistlerin tuzağına düşmemek için üslup şu kırmızı çizgilere sahip olmalıdır:
-Halkın, geçimini siyasetten sağlayan politikacıların sapkın söylemlerine inanmasını "cahillik" olarak nitelendirmek, onların ekmeğine yağ sürer ("Bakın, size yine cahil dediler" argümanı). Bunun yerine, halka "Siz aldatılıyorsunuz, sizin iyi niyetiniz ve samimiyetiniz sınıf atlamak ve kendi çocuklarını elit yapmak isteyenler tarafından sömürülüyor" mesajı verilmelidir.
-Sorunun siyasetçinin sınıf atlaması veya çocuğunun iyi eğitim alması değil; halkın çocuğunun bu imkandan mahrum bırakılması ve sistemin liyakatsizleştirilerek adaletin yok edilmesi olduğu vurgulanmalıdır. Popülist siyasetçinin, halkın çocuğunun liyakatle yükseleceği merdivenleri bir yandan kırarken, diğer yandan kendi çocuğuna özel kariyer ve zenginlik asansörleri inşa ettiği halka anlatılmalıdır.
Netice olarak; bu durum topluma anlatılırken popülist politikacıların söylemleri, tutum ve davranışları halkçılık değil, bir "statü ve servet transferi mekanizması" olarak gösterilmelidir.
Yönetim bilimleri öğretileri, eğitimli, liyakatli ve etik değerleri özümsemiş, aslında elitizme mesafeli duran kitlelerin, stratejik karar alma ve uygulama süreçlerine elitist olarak işaretlenerek dahil edilmemesini veya onların geniş tabanlı ortalama çoğunlukla eşitlenmesini, demokratik bir gereklilik değil, kurumsal bir gerileme olarak görür.
Niteliksel üstünlüğü reddeden bir eşitlikçilik anlayışı, toplumsal toplam kaliteyi aşağı çeker, küresel rekabette ulusu oyun dışı bırakır.
Demokrasi, eğitilmiş aklın, erdemin ve liyakatin tasfiyesi için bir araç olarak kullanıldığında ise, devlet mekanizması işlevsel körlüğe mahkûm olur.
Not: Bu yazı, ülkenin toplumsal refahını ve gelecek nesillerin haklarını korumayı ilke edinerek siyaset yapan ve toplumu kutuplaştırmak yerine uzlaştırma çabasında olan politikacılar tenzih edilerek hazırlanmıştır.






Yorumlar