top of page

''RASTLANTISALLIĞIN STRATEJİK YÖNETİMİ'' (Serendipity Management)

  • Yazarın fotoğrafı: Servet Topaloglu
    Servet Topaloglu
  • 27 Oca
  • 6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 5 gün önce

Serendipite kavramı; hedeflenmiş bir arayışın konusu olmayan, ancak meydana gelmiş olayların geri planına bakarak anlamlı bir unsuru ‘’tesadüfen keşfetmeyi’’ ifade eder. Öngörülemeyenin akıl yoluyla şaşırtıcı biçimde anlam kazandığı bir andır. Başımıza gelen iyi bir şey değil (örneğin piyango çıkması), başımıza iyi şeylerin gelme ihtimalini artırma sanatıdır.


Son yıllarda katıldığım bazı toplantılarda, özellikle bazı aydın ve eğitimli genç kesimlerin ''yönelim belirsizliği'' yaşadığını hissediyorum. Kapasitelerini yeterince kullanmakta zorluk çektiklerini ima ediyorlar ve şu tespit ve sorularla kendilerine yön belirlemeye çalışıyorlar:


‘’Eğitilmiş aklın ve ahlaki derinliğin pazarı'' (değeri, toplumdaki karşılığı) artık kalmadı. Çevremizde kim en fazla arsızlaşıp, ikiyüzlülük yaparsa, biraz da şansı yaver giderse muazzam bir güç kazanıyor ve kazandığı güçle etrafında bulunan herkesin kayıtsız-şartsız kendi arkasına dizilmesini istiyor. İyi bir yaşam standartı sağlamak için eskiden liyakat esastı. Onun yerini şimdi kayırmacılık, nepotizim, kronizm, partizanlık, ikiyüzlülük ve ehliyetsizlik (yani söylenen yanlış olsa dahi yapmak veya peşinden girmek) aldı. Liyakate yatırım yapanlar gittikçe artan bir oranda köşelerine çekilip, dar bir alanda yaşamlarını sürdürmeye başladılar. Eğitilmiş akla sahip, ahlaki derinliği yüksek liyakatli insanlar, özellikle de hala bu doğrultuda yatırım yapan genç kuşak şimdi ne yapacak? Bu doğrultuda bugüne kadar esas aldıkları öğretiler yanlış mıydı? ''


Öncelikle şunu samimiyetle ve kararlılıkla belirtmek gerekir: Bir kişinin eğitilmiş akla ve ahlaki derinliğe sahip olması ve seçmiş olduğu bir alanda uzmanlaşması (liyakat) çok değerlidir ve bu değerlere sahip kişiler uzun vadede her zaman kazanır; belki kısa ve orta vadede hayal kırıklıkları yaşayabilirler, fakat bu hayal kırıklıkları onların toplam yaşamları boyunca geçici etkileri olan teferruatlardır. Zira içinde bulunduğumuz bugünkü şartların, eğitilmiş aklı ve ahlaki derinliğe prim vermiyor, hatta cezalandırıyor olması kalıcı bir durum değildir. Liyakatin yeniden "ana akım" olması için tarihin akışı içinde her zaman bir şok dalgası yaşanmıştır, gene yaşanacaktır (iktidar değişiklikleri, finansal krizler, kitlesel iflaslar, hatta bölgesel ve dünya savaşları). Bu şoklar arsızlaşmanın ve yüzeyselleşmenin bir sonucudur, hiç istenmeyen durumlardır, ancak düzeltici etkileri de beraberinde getirler. Bu şoklar gerçekleşene kadar, eğitilmiş akla sahip, ahlaki derinliği yüksek liyakatli bireylerin ''serendipite öğretisini'' hatırlayarak mücadelelerini sürdürmeleri belki biraz yorucu bir yaşam anlayışıdır, ancak akılcıdır.


Kavramın kökeni, şair Emir Hüsrev (1253–1325) tarafından kaleme alınan 'Serendip’in Üç Prensi' adlı Pers masalına dayanmaktadır. Hikaye, Serendip (bugünkü Sri Lanka) kralının üç oğlunu eğitmesiyle ilgilidir. Kral, oğullarının sadece teorik bilgilerle değil, hayatın pratiğiyle de pişmesini istediği için onları tebdili-kıyafetle dünyayı tanımaya gönderir. Yolculukları sırasında prensler, yolda rastladıkları bir deveciye, hiç görmedikleri bir deve hakkında inanılmaz detaylar verirler:


  • Devenin bir gözünün kör olduğunu,

  • Bir dişinin eksik olduğunu,

  • Bir ayağının aksadığını,

  • Bir yanında bal, diğer yanında yağ taşıdığını,

  • Üzerinde hamile bir kadın olduğunu söylerler.


Deveci, devesinin çalındığını ileri sürerek onları hırsızlıkla suçlar ve krala şikâyet eder. Kral huzuruna çıkan prensler, deveyi hiç görmediklerini, hırsız olmadıklarını, sadece izleri takip ederek (tümevarım yöntemiyle) bu sonuçlara ulaştıklarını kanıtlarlar:


  • Yolun sadece bir tarafındaki otlar yendiği için devenin bir gözü kördür.

  • Yerdeki ısırılmış ot yığınları arasında boşluk olduğu için bir dişi eksiktir.

  • Yerdeki ayak izlerinden biri daha silik olduğu için ayağı aksamaktadır.

  • Yolun bir tarafında karıncalar (bal için), diğer tarafında sinekler (yağ için) toplandığı için yükü bellidir.

  • Devenin çöktüğü yerdeki el izlerinden ve idrarın kimyasal analizinden üzerinde bir kadın olduğu sonucuna varmışlardır.


Sonuçta prensler, keskin zekaları ve gözlem yetenekleri sayesinde serbest bırakılır ve ödüllendirilirler. Zira kendileri ne hırsızlık yapmıştır ne de içeriği boş olan bir tespit yapmışlardır.


Masal, sadece bir çocuk hikayesi değil, felsefi ve bilimsel bir yöntemin metaforudur:

  • Aktif Gözlem: Prensler bu bilgilere çevrelerine karşı duydukları aşırı dikkat ve merak duygusu sonucu ulaşmışlardır.

  • Bağlantısallık: Birbiriyle ilgisiz görünen küçük verileri (bir sinek, bir ot parçası, bir ayak izi) birleştirerek anlamlı bir bütün oluşturmuşlardır.

  • Bilinçli Hazırlık: Prensler yola "deveyi bulmak" için çıkmamışlardır; ancak aldıkları eğitim onları her türlü detayı fark edebilecek bir bilişsel düzeye getirmiştir.


Masalın ana öğretisi şudur: Zihin yeterince hazırlıklıysa, rastlantılar birer felaket veya kaos kaynağı değil, yeni bilgilerin ve başarıların anahtarına dönüşür.


Günümüz iş ve siyaset dünyası doğrusal (linear) hareket eden bir yer değil; aksine karmaşık, belirsiz ve sürekli değişken bir yapıya sahiptir. Bu bağlamda serendipite, sadece bir "şans" faktörü değil, bir yönetim stratejisi ve yetkinliktir. Geleneksel yönetim, her şeyi planlamaya ve riskleri sıfırlamaya çalışır. Oysa serendipite odaklı bir lider, "planlanamaz olanın gerçekleşmesi için alan açan" kişidir. Sıkı hiyerarşiler ve aşırı optimize edilmiş süreç ve zaman çizelgeleri serendipiteyi öldürür. Serendipite, verimlilik ile kaos arasındaki dengedir. Örneğin Google’ın bir dönem uyguladığı "%20 kuralı (çalışanların vakitlerinin bir kısmını ana işleri dışındaki projelere ayırması) bu çerçevede değerlendirilebilir.


İnovasyonun yakıtı bağlantı kurma yeteneğidir. Masaldaki prenslerin yaptığı gibi, günümüzün başarılı girişimcileri de birbiriyle ilgisiz görünen noktaları birleştirerek başarılı olmuşlardır. Modern iş dünyasında "devenin izini sürmek", büyük veriyi (Big Data) iyi okumaktır. Herkesin baktığı rakamlarda kimsenin görmediği bir tüketici eğilimini fark etmek, günümüzün prensliğidir. Sadece kendi sektörünü bilen bir yönetici serendipite yaşayamaz. Bir yazılımcının biyolojiyle, bir pazarlamacının antropolojiyle ilgilenmesi; o meşhur "Aha!" anını, yani ''yaratıcı rastlantıyı'' tetikleyen en güçlü unsurdur.


Serendipite, ''şans yüzey alanını'' genişletmektir. Bu yüzey alanını büyütmek için ofis tasarımlarında, farklı departmanlardaki insanların (örneğin muhasebe ile tasarım ekibi) "tesadüfen" karşılaşabileceği ortak alanlar yaratılır(kahve makineleri, fikir alışverişi yapılacak geniş ve konforlu alanlar). Amaç, planlanmamış bir diyalogdan bir inovasyon doğmasıdır. Çalışmalar kapalı kapılar ardında değil, ekosistemdeki tüm ağların (paydaşlar) kavşak noktalarında yapılır.


Eğer bu masalı bugünün bir beyaz yakalısına veya girişimcisine uyarlarsak, şu prensipler çıkar:

  1. Daima Gözlemle: Sadece sana verilen göreve değil, pazarın "ayak izlerine" bak.

  2. Anomalileri Fark Et: Her şey beklendiği gibi gidiyorsa orada yeni bir şey yoktur. Eğer bir müşteri ürününüzü veya hizmetinizi hiç düşünmediğiniz bir amaçla kullanıyorsa, bu sizin "kayıp devenizdir."

  3. Hızlı Hipotez Kur: Verileri topladığında prensler gibi bir hikaye oluştur ve bunu test et.

  4. Bilişsel Çeviklik: Karşına çıkan beklenmedik durum seni hapse de attırabilir (kriz), ama doğru anlatırsan seni vezir de yapabilir.


Hikayedeki prenslerin başarısı gökten inme bir talih değil; yıllarca süren disiplinli bir eğitimin, keskin bir zihnin ve dürüstlüğün meyvesidir. Serendipite, liyakat ve dikkatin tesadüfle ödüllendirilmesidir. Prensler deveyi "bulmak" istemediler, ama deveyi "anlayıp, tanımlayacak" kapasitedeydiler.


İş ve siyaset dünyasında bu kavram bazen yanlış bir şekilde "şansın peşinden koşmak" olarak pazarlanıyor. Oysa masaldaki gerçek ders; verinin herkesin önünde durduğu, ancak sadece "eğitilmiş bir aklın" bu veriden anlam çıkarabildiğidir. Eğer prensler o eğitimi almamış olsalardı, yerdeki izler onlar için sadece "toz ve çamur" olarak kalacaktı. Eğitim ve hazırlık aşamasını atlayıp sadece "karşılaşma" anına odaklanmak, kavramın içini boşaltan bir hatadır.

Kâr odaklı bir "fırsatçılık" da serendipite ile karıştırılmamalıdır. Serendipite, bir değer yaratma niyetinin beklenmedik bir şekilde karşılık bulmasıdır. Niyetiniz (ahlak) temiz değilse, karşılaştığınız tesadüf sizi bir keşfe değil, bir etik krize götürür. Günümüzde serendipite genellikle "kurnazlık" ile karıştırılmaktadır. Bir açığı yakalayıp oradan kâr elde etmek serendipite değildir; o sadece fırsatçılıktır. Gerçek serendipite, dürüst bir arayışın (bilgi ve ahlakın birleşimi) sonucunda evrenin size sunduğu bir "hediyedir". Ahlakın olmadığı yerde bilgi, sadece manipülasyon aracıdır.


Prensler o yola çıkarken deveyi bulup ödül almayı hedeflemediler. Onlar sadece "iyi gözlemci" ve "iyi insan" olmaya odaklandılar. İnsanlık tarihindeki faydalı inovasyonlar "nasıl köşe dönerim" diyenlerden değil, işini büyük bir titizlikle ve merakla (yani eğitimli bir akılla) yapanlar tarafından gerçekleştirilmiştir.


Günümüzdeki iş dünyası serendipiteyi bir piyango bileti gibi görüyor; "doğru zamanda doğru yerde olursam kazanırım" anlayışı… Liyakati (bilgi ve ahlakı) bir kenara bırakıp sadece "o anın" büyüsüne odaklanmak doğru değildir.


Benzeri şekilde ‘’ahlaki derinlik’’ konusu da kritik bir meseledir. Doğası gereği hiç kimse ahlaki konularda pürüzsüz değildir. Yaşamımız boyunca hepimiz bir şekilde komşunun bahçesinden izinsiz bir elma koparmışızdır. Kritik olan konu, doğru olmayan bu tutum ve davranışın süreklilik ve çeşitlilik gösterip göstermediği, DNA’yı bozup bozmadığıdır. Ahlaktan yoksun bir akıl, sadece "kurnazlık" üretir. Kurnazlık ise serendipite yaşayamaz, çünkü kurnazlık sadece kendi dar çıkarına odaklandığı için çevresindeki o "geniş anlam evrenini" fark edemez. Serendipite, ancak dünyaya saf bir merak ve dürüst bir niyetle bakanlara kapılarını açar.


Hikâyenin en sarsıcı tarafı, prenslerin suçlandıkları anda bile sakinliklerini koruyup akıl yürütmeye devam etmeleridir (‘’yerli yerine oturmuş bir karakter’’).


Günümüzün pragmatik ve dijital dünyasında liyakatsizliğin maliyeti (şimdilik) sistemin yarattığı devasa bolluk ve teknolojik konfor tarafından sübvanse ediliyor. Yani, bir hata yapıldığında veya ahlak dışı bir kurnazlık yapıldığında, sistemin yedekleri o kadar fazla ki, tökezleme hemen hissedilmiyor. Bu da liyakati bir "tercih" değil, bir "yük" gibi gösteriyor. Savaşlar, büyük krizler ve iktidar değişikleri illüzyonları yok eder. Toplum kolektif olarak tökezlediğinde (ki tarihin çevrimsel doğası bunu kaçınılmaz kılar), kitlelerin sığınacağı liman yine o "eski masallardaki" değerler olacaktır. Çünkü o değerler (eğitilmiş akıl, ahlaki derinlik, liyakat), birer romantik tercih değil, zor zamanlarda hayatta kalabilmenin biyolojik ve sosyal tek formülüdür.


Bu gerçekleşene kadar, serendipiteyi (yani gerçek liyakatin ödülünü) bir "bireysel direniş" biçimi olarak görebiliriz. Herkesin "şans" dediği yerde sizin "verileri incelemeniz", herkesin "fırsatçılık" yaptığı yerde sizin "ahlakı" seçmeniz belki toplumu hemen düzeltmez ama o büyük felaket geldiğinde, gemiyi limana yanaştıracak olan tek şey sizin o masallardan devşirdiğiniz "prensliğiniz" olacaktır.


Eğitilmiş akıl, ahlaki derinlik ve liyakat kazanılması zor yetkinliklerdir. Üstelik kazanılması halinde de ''taşıma bedeli'' yüksektir. Buna rağmen, eğer bu değerlere sahipseniz, bugünün şartlarında belki zengin olamayacak olsanız dahi, kaliteli ve mutlu yaşamak için yeterince fırsat bulacağınıza emin olabilirsiniz. Karakteri yerli yerine oturmuş, farkındalığı yüksek ve (tabiri caizse) bagajı olmayan insanlar her zaman nitelikli bir yaşam sürerler.


Ayrıca şunu da belirtmek gerekir; bir toplumun refah seviyesi, o toplumun eğitilmiş akla ve ahlaki derinliğe sahip, liyakatli kişilere gösterdiği saygı ve verdiği değerle doğru orantılıdır. Dolayısıyla toplum olarak ileriye gitmek istiyorsak, bu gerçeğe de dikkat etmek zorundayız.

 

 
 
 

Yorumlar


Servet Topaloglu

 Perakendede İnovasyon

 Bir fıkrayı ilk defa anlattığınızda herkes güler. İkinci kez anlattığınızda gruptaki ilk heyecanın düştüğünü görürsünüz. Üçüncü kez anlattığınızda ise

artık sıkıcı olmaya başlamışsınızdır. Perakende sektöründe innovasyonda işte böyle bir şeydir. İhtiyaçlara çözüm üretemezseniz ve üretkenliğinizin sürekliliğini sağlayamazsanız bir süre sonra müşterileriniz sizden sıkılırlar...Orjinal başlangıç konseptiniz atraktif, konseptin temelini atan ve kurgulayan yönetim kadrolarınız mükemmel olsa dahi... 

ST

 

Bize sık sık "perakende şirketleri, çevikliklerini kaybetmeden nasıl sağlıklı biçimde büyüyebilirler ve kârlılıklarını artırabilirler" diye sorulur ve bugüne kadar icra ettiğimiz projelerde özellikle nerelere odaklandığımız merak edilir.

Yanıt oldukça basittir:

perakendede liderlik1.png
  • LinkedIn Clean Grey

Yeni yazılardan haberdar olmak için mail listesine kayıt olun

 

Perakendede Diriliği Kaybetmeden İrileşmek

Servet Topaloglu & Partners

© 2026 Servettopaloglu.com | Servet Topaloğlu

Her hakkı saklıdır. Web sitesinde bulunan içerikler (yazı, resim, video, vb.) kaynak verilmek şartıyla kullanılabilir.

bottom of page