top of page
  • Yazarın fotoğrafıServet Topaloglu

CUMHURİYETİMİZİN 100. YILININ ''YÖNETİM DİSİPLİNİ PERSPEKTİFİNDEN'' KISA DEĞERLENDİRMESİ

Güncelleme tarihi: 30 Eki 2023

Bir ülke yönetim şekli olan cumhuriyet sistemi, yönetim gücünün tamamen halkta olması itibarıyla diğer bir yönetim şekli olan parlamenter monarşi sistemiyle (meşrutiyet) rekabet eder. Dünyada yaklaşık iki yüz ulus devletin büyük çoğunluğu bu iki yönetim sistemi veya onların farklı sürümleriyle yönetilmektedir. Cumhuriyet, görece daha yeni bir ülke yönetim şeklidir (bkz. Fransız devrimi, ABD'nin kuruluşu) ve 20. yüzyıldan itibaren, en azından teoride, monarşiye göre daha fazla uygulama alanı bulmuştur.


Parlamenter monarşide yönetim sisteminde egemen bir sınıf, sert veya yumuşak yönetim gücüyle, ulusun müesses nizamını elinde tutar. Egemen sınıf, kan bağı esasına göre bir araya gelmiş ''aristokrat'' ailelerden oluşabildiği gibi, ruhani, askeri veya siyasi ''elitlerden'' de müteşekkil olabilir. Eğer söz konusu egemen sınıf, ulusu oluşturan toplumun diğer sosyal katmanlarıyla medeni (uygar) ve kapsayıcı bir işbirliği ve ittifak çatısı altında, yurttaşlarının büyük bir çoğunluğunun ihtiyaç ve isteklerini karşılamaya nitelikli katkı sağlama yetkinliğindeyse (güvenlik, sağlık, eğitim, fırsat eşitliği, hukukun üstünlüğü, asgari geçim standartlarının sağlanması, vs), bu yönetim sistemi cumhuriyet sistemi kadar meşrudur ve varlığını uzun süre sürdürebilir. Buna en iyi örnek İngiltere’dir. İngiltere, yazılı bir anayasa olmadan ve egemen sınıfa anlamlı bir tepki yaşanmadan, avam kamarasının (halk meclisinin) ön planda olduğu parlamenter monarşi yönetim sistemiyle yüzyıllardan beri başarılı sayılabilecek şekilde yönetilmektedir. İsveç, Hollanda, Belçika ve İspanya gibi pek çok gelişmiş ülkede parlamenter monarşi yönetim sistemini uygulamaktadır. Monarşi yönetim sisteminin başarısı için anahtar kriterler; ‘’egemen sınıfın toplumda genel kabul görmüş uygarlık seviyesine sahip olması, toplumu etkili şekilde dinlemesi, onların temsilcileriyle kapsayıcı şekilde işbirliği ve ittifak yapması ve halkın ihtiyaç ve isteklerine nitelikli katkı sunması’’ dır.


Cumhuriyet ise daha farklıdır. Yönetimde egemen bir sınıfı başlangıçtan itibaren reddeder. Yönetim gücünün oluşumunu ve eğer mutlaka gerek görülüyorsa müesses nizamın kuruluşunu, meşruiyet ve hesap verilebilirlik ilkelerine tam uyum sağlanması şartıyla, doğrudan yurttaşların inisiyatifine bırakır. Meşru şekilde yönetime gelmeyen veya meşru şekilde yönetime gelip, nitelikli hesap vermeyen iktidarlar, bu sistemde yurttaşlardan etkili tepki alır. Zira cumhuriyette her yurttaş, ulus devletin birer eşit ''hissedarıdır''. Yönetim organının en tepesindeki bir yurttaşın, günlük yaşamını olağan şekilde sürdüren diğer bir yurttaşla ‘’hissedarlık ilişkisi perspektifinden’’ herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Cumhuriyet sisteminde sıklıkla başvurulan seçimlerin ana gayesi, yurttaşların ortak hedeflerini gerçekleştirmesi amacıyla aralarından temsilciler seçerek; ulus devletin yönetim organlarının oluşturmasından, bu organlarda çalışacak yöneticilerin aralarında medeni bir işbölümü ve işbirliği yaparak ulus devlet adına görevlendirilmesinden ve toplumsal refahın sağlanması/güvence altına alınması doğrultusunda onlara, önlerindeki bariyerler kaldırılarak aksiyon alanı açılmasına izin vermekten ibarettir. Bu durum seçilenlere ülkede daha fazla ''hisse hakkı'' tanımaz. Sadece görevin ağırlığıyla orantılı olarak verilen yetki ve sorumlulukları daha fazladır. Başarılı oldukları durumlarda toplumun geniş kesimlerinden aldıkları takdirle, bunun keyfini çıkarırlar ve itibar görürler. Seçilenler bu durumun farkındadır ve yetkilerini farklı amaçlarla kullanmaktan imtina ederler. ABD, Fransa, Almanya, 1923 yılından itibaren Türkiye, cumhuriyetle yönetilen başarılı sayılabilecek ulus devletlerden bazılarıdır. Cumhuriyet sisteminin başarısı için anahtar kriterler; ‘’yurttaşların inisiyatifi, bilinci, yönetimde bulunanların meşruiyetleri ve hesap verilebilirlik ilkesine uyumları’’ dır. Seçilenler, oyların çoğunluğunu alarak iktidara meşru şekilde gelseler dahi, gelişigüzel hareket etme (örneğin kendi seçmenlerine ayrıcalık tanıma) ve hesap vermekten kaçınma özgürlükleri yoktur. Almanya ve Türkiye'yi cumhuriyet sistemini kabul ederek, başarılı olmuş ülkeler arasında saymamın nedeni, her iki toplumun yaklaşık bin yıllık kadim geleneğinde cumhuriyet ve demokrasi olmamasına rağmen, son yüz yılda bu doğrultuda gösterdiği iyi niyetli çabalarıdır. Nitekim Almanya'nın ilk cumhuriyet deneyimi 1919'da başlayıp, 1933'de başarısızlıkla sonlanmıştır (Weimar Cumhuriyeti). Almanya'nın ikinci ve çok başarılı cumhuriyet sistemi deneyimi ise 1949 yılından itibaren başlamış ve bugüne kadar kök salarak gelişmiştir. Almanya, 1871 yılına kadar küçük ölçekli ve sert yönetim gücüyle pek çok derebeyi, dük ve küçük krallar tarafından, daha sonra ise tüm krallıkların birleşmesiyle tek bir merkezi krallık gücüyle (merkezi monarşi) yönetilmekteydi. Uzun yıllar uyguladığı merkezi imparatorluk sistemi sonrası meşrutiyet sistemine sancılı geçiş yapan Türkiye ise, 1923 yılından itibaren bu ara sistemi terk ederek, haklı gerekçelerle cumhuriyet yönetim sistemini tercih etmiştir ve yüz yıllık yolculuğunda arada sırada geri adım atmakla birlikte, bu doğrultuda ısrarla yoluna devam etmektedir. Zira Türkler, egemen bir sınıfın veya grubun, sert yönetim gücünü kullanarak toplumu yönetmesinin faturasını yeterince ödemiştir ve yönetim gücünün tabana yayılmasının nimetlerinin farkındadır.


Resmi dokümanlarda cumhuriyet yönetim sistemiyle yönetildiği belirtilen pek çok ulus devletin, aslında monarşi yönetim sistemiyle yönetildiği ileri sürülür. Örneğin İran ruhani elitlerin egemen olduğu bir ''cumhuriyet'' tir. Rusya'da oligarklar, Çin'de ise meritokrat olduğu ileri sürülen elitler, tartışmaya mahal vermeyecek şekilde egemen sınıftır, ama yönetim sisteminin adı ''cumhuriyet'' tir.


''Gerçek cumhuriyet'' yönetim sisteminde tüm yurttaşların (hissedarların), devleti yönetecek bireylerin seçiminde liyakati ve erdemi öncelemesi ve yönetime bu şekilde gelen yönetim ekiplerinden de ''toplumsal kapsayıcılık'' talep etmesi beklenir (bilinçli yurttaşlık). Zira ülke yönetimi, multidisipliner bilgi birikiminin yanında, toplum refahını güvence altına alan nitelikli yönlendirme ve etkili icraat ister. Bu ilkeleri önemsemeyen ve/veya devlet yönetimindeki liyakatsizliğe ve erdemsizliğe çekingen kalan toplumlarda cumhuriyet yönetim şeklinin, başlığı aynı kalsa da ''niteliksiz oligarşiye'' dönüşme riski vardır. Yakın coğrafyamızda bulunan Irak, Suriye ve Mısır gibi... ''Nitelikli, ancak halka büyük ölçüde kapalı oligarşiler'' ise, başarısı tartışmaya açık ve riskli yönetim şekilleridir. Bunun nedeni, söz konusu yönetim şeklinin ülkedeki toplumsallığı, yurttaşların kişisel hak ve hürriyetlerinin açık ara önüne koyması ve devleti temsil eden yöneticilerin bu tutum ve davranışlarını ilelebet sürdürmeyi isteme tehlikesidir. Söz konusu sistemi benimseyen ve son elli yılda toplumsal refahlarını hızlı artıran ülkeler, başta Çin olmak üzere güney Asya devletleridir. Bu ülkelerde yönetimde liyakat ve erdeme çok önem verilir, ancak sade yurttaşlar siyasetin öznesi pek değildir.


Cumhuriyetle yönetilen ulus devletlerde yurttaşların (hissedarların) devletin yönetim organlarından beklentisi, kısaca ifade etmek gerekirse, milli servetin artırılmasına ve bu artış neticesinde sağlanacak ulusal refahın adil şekilde tabana yayılmasına nitelikli öncülük edilmesinin güvence altına alınmasıdır. Refah sadece ekonomik değil, siyasal, sosyal ve ekolojik kavramların bir bütünüdür (kavramların detaylı tanımı için, bkz. Ülke Yönetimi, Servet Topaloğlu, Kırmızı Kedi Yayınları, 2022).


Bugün, yani 29 EKİM 2023 de, parlamenter monarşi (meşrutiyet) yönetim sistemini terk ederek cumhuriyet yönetim sistemine geçişimizin yüzüncü yılını kutluyoruz.


Kısa bir değerlendirme yapacak olursam; Balkan ve Birinci Dünya Savaşları sonrasında, dönemin ülke yönetim ekibinin imzalamak zorunda kaldığı ağır şartların (savaş bedellerinin), Türk halkının bir bölümü tarafından kabul edilmemesi ve sert güç kullanılarak sahada topyekun eyleme geçilmesi sonrası kurulan cumhuriyet yönetim sistemi kazanımlarının, yitirilenlerden açık ara fazla olduğunu çok net şekilde görüyorum. Bunlardan özellikle 1923-1938 yılları arasında sağlanan kazanımlar çok değerlidir. İlk günden itibaren gerçekleştirilmesine çalışılan ''egemenlik kayıtsız şartsız milletindir'' ilkesi, diğer ulus devletlerden bağımsız kurulan güçlü ekonomik sistem, çok milletli bir yapıdan tek milletli özgün bir yapıya geçiş ve kadınlarımızın siyasi, ekonomik ve sosyal yaşama katılımları bunlardan en anlamlı olanlarıdır. Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki yönetim ekibinin bu doğrultudaki irade ve eylemleri olmasaydı, yani yapısal değişikler yapılmasaydı ve alternatif çözümler hayata geçirilmeseydi, çimento muhtemelen tutmayacak ve Türkiye bugün fragmente bir yapıda Orta-Doğu ülkelerinden birisi olacaktı. 1923-1945 dönemi içinde Türkiye ilk defa dış ticaretini dengelemiş, ''Türkiye'de yaşayan herkes Türk yurttaşıdır'' kavramıyla özgün yeni bir ulusal kimlik ön plana çıkarılmış ve bugün demokrasinin örnek gösterilen devletlerinden olan İsviçre’de dahi kadınlara ancak 1971 yılında verilen seçme ve seçilme hakkı yürürlüğe girmiştir. Anılan dönemde Türkiye'de kişi başı gelir seviyesi İspanya, İtalya, Yunanistan, Güney Kore ve Çin’den daha fazladır. Türkiye’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, belki bazı uygulamalar ve kurmuş oldukları müesses nizam konusunda eleştirilmiştir, ancak toplumdaki meşruiyetleri asla tartışılmamıştır. Dönemin şartlarına göre hesap verilebilirlik ilkesine de riayet etmişlerdir (örneğin Nutuk ve benzeri diğer eylemler).


İkinci Dünya Savaşı'nda uyguladıkları akıllı diplomasiyle tarafsız kalarak, önceki dönemin başarısını devam ettirmeye çalışan ülke yönetiminin, savaş esnası ve sonrası değişen ulusal ve uluslararası şartlar karşısında yönetim başarısını öngörüldüğü şekilde sürdürdüğünü söylemek ise zordur; cumhuriyet yönetim sisteminin kuruluşu esnasında kendisini yönetimden dışlanmış hisseden toplum katmanlarının, siyasi temsilcileri üzerinden yönetime katılmayı yüksek sesle istemeye başlaması ve söz konusu temsilcilerin ulus devleti daha iyi yöneteceklerini kararlılıkla ileri sürmesi ülke çapında yüksek dereceli stres yaratmış ve medeni şekilde yönetilememiştir. Ayrıca Türkiye dahil hiçbir ulus devletin kendi ülke öz kaynağının, ulusal refahının sağlanması için yeterli seviyede olmadığı gerçeğinden hareketle, savaşın galibi ABD’nin küresel rekabette öne çıkması ve Türkiye’deki iktidar ve muhalefetin baskın çoğunluğunun, ABD ve ona yakın müttefiklerinin ABD çıkarları ön planda tutularak hazırlanmış tavsiyelerine neredeyse kayıtsız-şartsız uyması, kuruluş dönemindeki siyasi, ekonomik ve sosyal özgün yönetim sistemini deforme etmeye başlamıştır. Hedeflenen çağdaş demokrasi ve ulusal liberal ekonomik sistem, yani ‘’tüm yurttaşların kendi nitelikleri ölçüsünde paydaş olduğu bir siyasi sistem’’ ve ‘’küresel ekonomiyle uyumlu rekabetçi ve bağımsız bir ekonomik sistem’’ bir türlü kurulamamıştır. Bunun neticesinde de bu yıllardan itibaren ülkenin esas sahibinin kendileri olduğunu düşünen ve iyiniyetli olduğunu varsaymak zorunda olduğumuz bazı yurttaşlarımız (hissedarlarımız), aralarında yaptıkları işbirliği ve ittifakla yönetime zaman zaman sert müdahalelerde bulunmuş, yönetimi kontrollerine almış ve bireysel isteklerine ve çıkarlarına uygun düştüğü için kısa vadeli düşünen bazı toplumsal kesimler (diğer hissedarlarımızın bir kısmı) tarafından da desteklemiştir. Bu süreç, bazen askeri bazen de siyasi ''elitler'' tarafından dönüşümlü olarak tekrarlanmıştır. Yaklaşık 60 yıla yakın bir zaman dilimine yayılan söz konusu zikzak döneminde en sıkıntı verici durum, yönetimde söz sahibi olan yurttaş (hissedar) grubunun, cumhuriyet sisteminin olmazsa olmaz bir unsuru olan meşruiyet (oyların çoğunluğunu almak her zaman yeterli değildir!), dolayısıyla toplumsal kapsayıcılık ve hesap verilebilirlik ilkelerini büyük ölçüde sıradanlaştırmalarıdır. Böyle olunca da Türkiye'de uygulanmasına başlanan cumhuriyet yönetim sisteminin ilk dönemlerindeki ülkenin ekonomik bağımsızlığı ve uluslararası siyasi yeknesaklığı eski gücünü kısmen kaybetmiş, siyasi, ekonomik ve sosyal haklara büyük ölçüde kavuşmuş kadınlarımızın ve önceki kuşaktan daha iyi şartlarda hayata atılmak isteyen gençlerimizin önemli bir kesiminde gelecekle ilgili tereddütler oluşmaya başlamıştır. Günümüz itibarıyla Türkiye, kişi başı gelirde Avrupa kıtasında orta sıralardan en düşük seviyedeki ülkeler arasına gerilemiştir. Aynı gösterge, Asya kıtasıyla karşılaştırıldığında da benzeri bir durumla karşılaşılmaktadır. Bir zamanlar ilk üçte olan Türkiye, günümüzde orta sıralardadır.


Halbuki 1938 sonrası yönetime gelen iktidarlar ve muhalefeti oluşturan siyasiler, cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren ortaya konan ulusal iddianın (uygar, müreffeh ve bağımsız Türkiye) gerçekleştirilmesi için aralarındaki istişare-ikna-ittifak prensiplerini daha sağlam temellere oturtabilir, daha etkili icraat yapabilir, toplumsal ve uluslararası ilişkileri üretken iletişime çevirebilir, olması gerekenlerle gerçekleşenler arasındaki farkları daha doğru bir şekilde irdeleyebilip, eylemlerini daha akılcı yönde güncelleyebilirdi. Siyasi sistem dışındaki kesimlerde daha bilinçli ve cesur olabilirdi (özellikle bağımsız kurumlar, özel sektör, sivil toplum kuruluşları) (bkz. Ülke Yönetimi, Servet Topaloğlu, Kırmızı Kedi Yayınları, 2022, Yönetimde 8i İlkeleri).


Türkiye ne bir Ortadoğu ülkesidir ne de birliğini sonradan kurmuş sıradan bir Avrupa ülkesi… 1938 sonrası yapılan ileri-geri hareketi, ileriye doğru anlamlı sıçra yapmak için kendisini test eden, kasları ve başarı tutkusu güçlü bir atlete benzetmek istiyorum.


Cumhuriyetin kuruluş ve gelişme döneminde ülke yönetiminde geri planda kalan veya kalmak zorunda kalan yurttaş (siyasi) zihniyeti, artık edilgenlik kabuğunu kırmıştır ve bugün tamamen yönetimin içindedir. Gene aynı dönemde yabancı yaman tüccar ve finansörleri geri plana göndererek öne çıkan İstanbul iş insanlarının yanına, diğer şehirlerimizin iş insanları da katılmıştır. Kadınlarımız ise erdemli, nitelikli ve cesurdur. Diğer değişle Türkiye'nin tüm toplumsal kesimi, nihayet bir bütün olarak siyasi, ekonomik ve sosyal sistemin içindedir. Yani yönetim gücünün tabana indirilmesi ve nitelikli şekilde koordine edilmesi için bütün şartlar sağlanmıştır. Bütün mesele, Türkiye’nin geneline yayılan ulusal refahın ve küresel rekabet gücünün ancak ülkenin nitelikli beşerî sermayesiyle, yani erdemli, nitelikli ve bilinçli yurttaşlarla mümkün olabileceğinin artık farkına varılması, içselleştirilmesi ve ülke yönetiminin bu ilkeler öncelenerek şekillendirilmesinin sağlanmasıdır.


Cumhuriyet yönetim sistemine geçişle birlikte Türk ulusu, küresel siyasi ve ekonomik rekabette büyük bir çıkış yapma olanağına kavuşmuştur ve başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere cumhuriyet yönetim sisteminin kurucuları ilk on beş yıl, birer rol model olarak görevlerini fazlasıyla yerine getirmişlerdir. Dönemin şartları gereği, toplumun belirli kesimlerinin ülke yönetiminde geçici bir süre geri planda tutulması, kendisini mağduriyete uğramış sayan söz konusu kesimin günümüzdeki kuşağı tarafından anlayışla karşılanarak, tolere edilmesi gereken bir eksikliktir. Zira o dönem kurulan ekonomik ve siyasal sistem, özellikle de sanayi alt yapısı, bilimsel öğretilerle zenginleştirilmiş bir bireysel donanım, fizibilite çalışma refleksi, planlama ve uluslararası ilişki yetkinliği gerektirmekteydi ve Osmanlı döneminde bu donanıma sahip yetişkin sayısı hayli azdı. Bu tercihi, ''elitist bir grubun yönetimde egemenliği'' olarak görmek ve hayatta olmayan kurucuları o dönemin şartlarını iyi bilmeyen halk kitleleri nezdinde değersizleştirmeye çalışmak onlara ve ülkeye yapılan büyük bir haksızlıktır.


Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci yüz yılında ülke yönetiminde olanların veya daha sonraki yıllarda ülke yönetimine geleceklerin mevcut yönetim kültürlerini, yönetimde olmayanlarla çatıştıracaklarına değil, tam tersine birleştirileceklerine ve farklı görüşlerde olsalar dahi, medeni bir şekilde aralarında ''yönetim işbirliği'' yapacaklarına olan inancımı koruyorum.

246 görüntüleme0 yorum

Comentários


Servet Topaloglu

 Perakendede İnovasyon

 Bir fıkrayı ilk defa anlattığınızda herkes güler. İkinci kez anlattığınızda gruptaki ilk heyecanın düştüğünü görürsünüz. Üçüncü kez anlattığınızda ise

artık sıkıcı olmaya başlamışsınızdır. Perakende sektöründe innovasyonda işte böyle bir şeydir. İhtiyaçlara çözüm üretemezsiniz ve üretkenliğinizin sürekliliğini sağlayamazsanız bir süre sonra müşterileriniz sizden sıkılırlar...Orjinal başlangıç konseptiniz atraktif, konseptin temelini atan ve kurgulayan yönetim kadrolarınız mükemmel olsa dahi... 

ST

 

Bize sık sık "perakende şirketleri, çevikliklerini kaybetmeden nasıl sağlıklı biçimde büyüyebilirler ve kârlılıklarını artırabilirler" diye sorulur ve bugüne kadar icra ettiğimiz projelerde özellikle nerelere odaklandığımız merak edilir.

Yanıt oldukça basittir:

perakendede liderlik1.png
bottom of page