• Servet Topaloglu

ÖZGÜVEN VE İYİMSERLİK BAŞARI İÇİN YETERLİ Mİ?

En son güncellendiği tarih: Nis 26


Başarının pek çok tanımı yapılmıştır. Bizce başarı, hedefinize ulaşmak ve başınızı yastığa koyduğunuzda rahat uyuyabilip, bu süreci tekrarlayabilmektir... Dikkat ederseniz, burada üç kritik unsur var: Hedefe ulaşmak, rahat uyuyabilmek (diğer değişle hiç kimsenin kötü dileğini üzerine çekmeden) ve bu süreci sürdürülebilirlik...

Başarılı olmak için hangi yetkinlikler gerekir sorusunun cevabını kişisel gelişim uzmanlarına bırakmak isteriz. Ancak bu yazımızda bu yetkinliklerden özellikle ikisi üzerinde durmak istiyoruz. Zira son yıllarda bu iki yetkinlik ülkemizde çok ön plana çıkmış durumda: Özgüven ve zor durumlarda iyimser olabilmek…

Gerçekten de bu iki unsur konusunda, gelişmiş ülkelerdeki dostlarımızdan daha ileri bir seviyede olduğumuzu biliyoruz. Zaten politika yapıcılarımız iş adamlarımızı sürekli olarak toplayıp, onlara istersek her şeyin üstesinden gelebileceğimizi söyleyerek, onları iş yapmaya ve risk almaya adeta kışkırtmıyorlar mı?… İş adamlarımızda şirketlerine dönüp, aynı şekilde çalışanlarını daha fazla iş yapmaya teşvik etmiyorlar mı?…Bıkmadan yılmadan harıl harıl çalışmıyor muyuz?... Bizce bu durumdan şikayet etmemizi gerektirecek hiç bir şey yoktur. Hatta bu özelliklerimizi gelişmiş ülkelerdeki dostlarımıza göğsümüzü gere gere anlatıp, onları bizimle iş birliğine davet etmekte de hiç bir mahsur görmeyiz.

Ancak; özgüven ve iyimserlik, gerçeklerle yüzleşmeye mani olmamalıdır. Bir işi yapmanın, yapabiliriz demekten daha farklı yetkinlikler gerektirdiğini ve çok daha zor olduğunu kabul etmek ayıp değildir.

Geliniz şirketlerimizin pazar değerleri ve gelişmiş ülkelerle olan kıyaslamasına bir bakalım ve işe gerçeklerle yüzleşerek başlayalım:

2016 yılı son çeyreği itibarıyla dünyanın en değerli ilk 10 şirketi:

1)Apple Inc 617 Milyar Dolar

2)Alphabet 531 Milyar Dolar

3)Microsoft 483 Milyar Dolar

4)Berkshire Hathaway 401 Milyar Dolar

5)Amazon.com 356 Milyar Dolar

6))Exxon Mobil 374 Milyar Dolar

7)Facebook 331 Milyar Dolar

8)Johnson & Johnson 313 Milyar Dolar

9)JPMorgan Chase 308 Milyar Dolar

10)General Electric 279 Milyar Dolar

Listeye 10. sıradan giren GE’nin pazar değeri, Türkiye'nin en değerli ilk 100 şirketinin toplam değerinin üzerindedir (Borsa İstanbul'daki şirketlerin toplam piyasa değeri 30 Aralık 2016 kapanışı itibarıyla 616 milyar TL'dir)… İlk sıradaki Apple'in şirket değeri ise neredeyse ülkemizin GSMH rakamına yaklaşacak!

İlk 100 şirket içinde Amerika, Avrupa ve Çinli şirketin yanı sıra, artık Güney Kore, Rusya ve Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerden de şirketler görebiliyoruz. Bizden herhangi bir şirket bu listeye henüz aday gibi dahi durmuyor!

Sadece şirket değerleri ve ölçek ekonomisi açısından değil, diğer kritik faktörler konusunda da bizden hayli iyi konumda olan çok sayıda şirket var. Örneği patent konusunda IBM'in başvuruları, bizim şirketlerimizin tümünün başvurularından daha fazla... Gelişmekte bir ülke olan Güney Kore şirketi Samsung'un ARGE harcamaları 13,4 milyar dolardır. Bu rakam bizim en büyük şirketimizin yıllık toplam satış hacminin üzerindedir!

Ülkemiz dünyanın en gelişmiş ilk 20 ekonomisinden birine sahip olmasına rağmen, bu durumu nasıl değerlendirmemiz gerekir? Başarılı olmak için gereken öz güven ve iyimserlik kriterlerinde bu kadar iyiyken, acaba gelişmiş ülke şirketlerinin bizden daha iyi yaptığı hangi diğer faktörleri ihmal ediyoruz?

Kanımızca, öncelikli sorun ülkemizin istikrarlı olmamasından geçiyor. Bizim jenerasyonumuz (1959 doğumlular), siyasal, ekonomik ve kültürel sistemlerimizin tabana gerekçeleriyle iyi anlatılmadan, üstelik oldukça sık ve hoyratça değiştirildiği bir ortamda büyüdü. Rakip konumunda bulunan ve bugün gelişmiş konumdaki ülkelerde ise söz konusu dönemlerde daha sistematik ve birbiriyle uyumlu reformlar yapıldı. Uluslararası geçerli normlara ve ülke mevzuatlarına uymayarak siyasi, ekonomik ve kültürel (din dahil) alanlarda fırsatçılık yapanlara ülkemizde oldukça fazla tolerans gösterilirken, gelişmiş ülkelerde bu sayı ağır yaptırımlarla minimize edilmeye çalışıldı...

Ülkemizin bu zafiyetinin nedenini sadece politikacılara ve ekonomistlere yüklemek doğru olmaz. Bu konuda bir o kadarda şirket sahipleri ile ülke aydınlarına eleştiri yapmak gerekir. Hangi siyasi ve ekonomik irade güçlü ise, alınmış olunan aksiyonların doğru olup olmadığına ve ülkemizin dokusuna uyum sağlayıp sağlamadığına bakılmaksızın arkasından gidilmiştir. Yapılan değişiklikler sonrası oluşan yeni fırsatlardan anında nemalanma arzusu, yapılan işin Türkiye için doğru olup olmadığı sorusunun önüne geçmiştir. Bu yüzden de ülkemizde güç ve servet sık sık el değiştirmektedir! Ülkemizde işler ters giderse, müthiş bir öz güven ve iyimserlikle tekrar çalışmaya başlanılıp, deneme-yanılma metotları ve ''nüfus ticareti'' dahil her boşluk değerlendirilerek yeni bir çıkış yolu bulanabileceğine olan inanç çok yüksektir! Uzun vadeli somut bir master planı (temel plan) olmadığı aslında bilinmesine rağmen, pragmatik çalışma reflekslerinin sistematik iş yapma reflekslerine ciddi bir şekilde egemen olmasına mani olunamamaktadır...

Bu davranışların neticesinde de siyasi, ekonomik ve kültürel türbulanslar (istikrarsızlık) kaçınılmaz olmaktadır. Yeni jenerasyon yasama, yürütme ve yargı ekiplerinin Türkiye'yi ''iş yapma şekli'' konusunda gelişmiş ülkelerin sistemleri ile senkronize etmeye çalışması ve öngörülebilir bir ülke haline getirmesi en büyük temennimizdir.

Zira istikrarsız ortamlarda, ülke potansiyeli ne kadar yüksek olursa olsun, sermaye birikmesine izin verildiği pek rastlanan bir durum değildir. Bir yandan endişe diğer yandan fırsat sarmalına giren şirket sahipleri (''patronlar'') buna genellikle izin vermezler; mümkün mertebe dış kaynak kullanılarak, kısa vadeli ve şahsi başarılara odaklanılacaktır. Şirketlerde biriken değerler bir şekilde özel hesaplara çekilecek ya da oluşan değer şirketler iyicene süsleyerek daha yarı yolda hızlıca başkalarına (tercihan yabancılara) satılacaktır. Moda tabiriyle kar realizasyonu yapılacaktır. Ülkeyi terk etmeyip, cemiyet hayatını sürdürmek isteyenler, bir şekilde ve çok muhtemelen az sermayeli ve entelektüel kaynak gerektirmeyen yeni yatırım alanlarına yöneleceklerdir. Örneğin lokanta veya otelcilik sektörü gibi... Gelir seviyesi yüksek kişilerin gittikleri otel ve lokantalar satın alınıp, geniş kitleler nezdinde azalan itibar en azından o kesimde sürdürülmeye çalışılacaktır. Diğer yandan da muhtemelen, dünyanın itibarlı kişileriyle bir arada olunabilecek nezih ortamların ‘’satın alınması’’ gayreti içinde olunulacaktır (Davos sponsorluğu, itibarlı üniversitelerde kendi adlarıyla kürsü kurmak, uluslararası sivil toplum kuruluşlarında üyelikler, dünyanın tanınmış bölgelerinde gayrimenkul sahibi olmak gibi) … İstikrarsız ortama rağmen uzun yıllardan beri muteber tüccar kimliğiyle çalışan işverenlerimizi burada şüphesiz tenzih etmek isteriz.

Halbuki sermaye biriktiremeyen şirketlerin uzun vadede yüksek değer oluşturmaları mümkün değildir. Değer oluşturamayan şirketlerin faaliyet gösterdikleri ülkelerin ekonomilerinin uzun vadede küçülmeye, dünya çapındaki siyasi ağırlıklarının azalmaya ve kültürel anlamda iç huzurlarının kaybolmaya başlayacak olmasını tahmin etmek bir kehanet değildir... ''Küçük olsun, benim olsun'' mantığıyla da şüphesiz bir değer yaratırsınız. Ancak bu seferde, o küçük şeyin dünya çapında bir marka olmasını sağlamanız gerekir. Bunlardan da sayıca çokça yaratırsınız ve toplamda ciddi bir değer oluşturursunuz... Almanlar bu konuda çok başarılıdır. Dünya çapında marka olmuş büyük şirket sayıları Amerikalılar kadar değildir. Ancak kendi alanlarında dünya çapında marka olmuş binlerce küçük ve orta ölçekli şirketleri vardır. Netice olarak da tüm dünyanın bir numaralı ihracatçı ülkesidir. İki dünya savaşında yerle bir olmalarına rağmen Avrupa'nın bir numaralı siyasi ve ekonomik gücüdür. Biz ise küçük ve orta ölçekli şirketlerimizin uluslararası rekabetçiliği konusunda, gerek nitelik gerekse nicelik olarak da maalesef hayli zayıfız...

Uluslararası arenada değer yaratan şirketler çıkarabilmek için siyasi, ekonomik ve kültürel istikrar şüphesiz önemli, fakat tek faktör değildir. İkinci gereklilik, şirketlerimizin ulusal ve uluslararası alanda işi iyi bilen ve iyi yapanlar tarafından kurumsal ve iyi yönetiliyor olmasıdır. ''Kurumsal çerçevede iyi yönetim'', teorik olarak ülkemizde çok konuştuğumuz, ancak fiiliyatta fazla beceremediğimiz kavramlardır: ‘’Şirketlerimiz her zaman mevzuatlara uygun, şeffaf, sosyal sorumluluk ilkelerine sadık kalınarak ve adil bir şekilde yönetilmektedirler!.. Ayrıca, bulunduğumuz sektörde işler genellikle kötüdür, ancak bizler gayet iyi durumda olup, pazar payı kazanmaktayızdır!... Şirketlerimizin başarı hikayeleri Harvard gibi üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır ve yabancılar bizle işle yapmak için sıradadır, ancak biz şu an için bu görüşmeleri erken bulmaktayızdır ’’…

Bu ve buna benzer içerikli toplantılar yapmanın ve faaliyet raporları yayınlamanın ülkemize bir yararı yoktur. Öncelikli olarak ''olanları'' (gerçekleri) anlatmamız, daha sonra ise olması gerekenleri bir aksiyon planı şekilde sunmamız daha doğru olacaktır.Şirket yönetim kurullarının, olması gerekenleri potansiyel bir fırsat olarak görüp, bunları olur hale getirebilecek iyi bir yönetim mekanizması kurmaları gerekir.

Üçüncü gereklilik, işverenlerimizin, yeni jenerasyon aile fertlerinden ve profesyonellerden daha iyi yararlanmasının sağlanması konusudur. Zira şirketler değer kazandıkça, ulusal ve uluslararası alanda hızla büyüyeceklerdir. Yönetim sistemleri ve iş modelleri değişmek zorunda kalacaktır. İşverenler(patronlar), işi iyi bilen ve yapan işgörenlere (profesyonellere) adil davranmalı, onları maddi ve manevi teşvik etmeli ve asla kıskanmamalıdırlar. Yetenekli profesyoneller, eğer işverenlerin kurucu ortak oldukları şirketi daha iyi yerlere taşıyacak potansiyelde iseler ve icraat aşamasında kurucu patronun önüne geçmek durumunda kalıyorlarsa, kendilerine bizzat kurucu işverenler tarafından kontrollü bir şekilde izin verilmelidir. Patrona karşı ezilip, büzülmeden ve omurgalarını büktürmeden çalışmak istemeleri yadırganmamalıdır. Kurucu işverenler, ‘’kalplerini açık tutarak’’ yeni jenerasyon aile fertlerine ve profesyonellere mentorluk yapmalı ve ‘’neden benim önüme geçiyorsun’’ diyerek kendilerine had bildirme yoluna gitmemelidirler.

Neden olmasın?... Özgüvenimiz yüksek, iyimseriz... O halde yapabiliriz!... Hedeflerimize ulaşmak ve başımızı yastığa koyduğumuzda rahat uyuyabilmek için...


252 görüntüleme
Servet Topaloglu

 Perakendede İnovasyon

 Bir fıkrayı ilk defa anlattığınızda herkes güler. İkinci kez anlattığınızda gruptaki ilk heyecanın düştüğünü görürsünüz. Üçüncü kez anlattığınızda ise

artık sıkıcı olmaya başlamışsınızdır. Perakende sektöründe innovasyonda işte böyle bir şeydir. İhtiyaçlara çözüm üretemezsiniz ve üretkenliğinizin sürekliliğini sağlayamazsanız bir süre sonra müşterileriniz sizden sıkılırlar...Orjinal başlangıç konseptiniz atraktif, konseptin temelini atan ve kurgulayan yönetim kadrolarınız mükemmel olsa dahi... 

 

Bize sık sık "perakende şirketleri, çevikliklerini kaybetmeden nasıl sağlıklı biçimde büyüyebilirler ve kârlılıklarını artırabilirler" diye sorulur ve bugüne kadar icra ettiğimiz projelerde özellikle nerelere odaklandığımız merak edilir.

Yanıt oldukça basittir:

  • LinkedIn Clean Grey

 

Perankendede Diriliği Kaybetmeden İrileşmek

Servet Topaloglu & Partners

© 2020 Servettopaloglu.com | Servet Topaloğlu

Her hakkı saklıdır. Web sitesinde bulunan içerikler (yazı, resim, video, vb.) yazılı izin olmadan ticari veya gayriticari kullanılamaz.